2010
01.21
Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

Aşk kimliğimin oluşmasında anlamlı bir örneklemeydi Zehra ninenin hayatı…yaşı ve kişiliği ile saygı gören örnek timsali bir Osmanlı kadını…karşı komşumuz,annemin en çok girip çıktığı ve sevdiği büyüklerinden,dostlarından biri…annemin akıl hocası,ailecek bizim evde saygı gören ve çok sevdiğimiz bir sima…benim ve ablamın büyütülmesinde çok emeği dokunan fedakar kişi…az konuşan,konuştuğu zaman ise söylemiş olduğu anlamlı sözlerle az konuşmasındaki farkı kapatan,okyanuslar kadar derin bir yüreğe sahip olan Zehra nine…tek başına yaşıyordu…her sabah işe giderken onu cam kenarında görmeye o kadar çok alıştım ki,göz,göze gelip tebessüm etmesi,sıcak bakışı,selamlaması,hayır dualar eşliğinde uğurlaması onun bir adeti olmuştu…akşam iş dönüşlerimde yine her zaman olduğu gibi aynı yerinde’’cam kenarında!’’…sevdiği komşulardan başka hiçbir yakını olmayan Zehra ninenin cam kenarlarında yaşlanmasında ki sebep neydi…dört duvar arasında yalnızlığı paylaşıyordu…kışın soğuğuna tutulmuş bir bahar sabahı yaşıyordu yüreği,bakışlarındaki derinlik ve gizem bakanı çekiyordu…sessizliğin ve yalnızlığının arkasındaki sır perdesi her gecen gün bendeki merak duygusunu kamçılıyordu…suskunluğu,pencere önlerindeki çaresiz bekleyişi hangi olayın sonucuydu,beklenen kimdi…tek başına yaşadığı evinde geceye,karanlığa neler fısıldıyordu…bir çok kez anneme Zehra ninenin neden yalnız olduğunu sordum,cevabı oda bilmiyordu…Zehra ninenin geçmişiyle ilgili hiçbir kimsenin fikri yoktu,cevap yine kendinde saklıydı…Zehra nine neden bu kadar yalnızdı,neden bazen gözleri boşluğa dalıyordu,çam kenarlarında beklerken içinden ne geçiriyordu,kimi bekliyor ve düşünüyordu…
içimde bu sırrı öğrenme arzusu gittikçe büyümekteydi,kabalıkta olsa müsait bir zamanında soracaktım kendisine…
iş yerinde öğle vakti telefonum çaldı,arayan annemdi,Zehra ninen akşam bize yemeğe gelmek istedi bilirsin ki o davet edilmeden gelemez,geldiğine göre önemli bir şey var sende yemeğe erken gel istersen oğlum dedi,bende tamam diyip kapadım telefonu…içeme bir korku düştü,acaba kadın cağız öleceğini mi anladı da son vasiyetini mi bildirecekti…Allah korusun!…
akşam oldu eve gittim aceleyle,yemek hazırlanmıştı,herkes Zehra nineyi bekliyordu,oda fazla gecikmeden geldi…yemek faslı bittikten sonra hepimiz içeriye geçtik…anlıyorduk ki Zehra ninenin bize anlatacakları vardı…pür dikkat Zehra nineye odaklanmıştık,acaba ne anlatacaktı…
Bu yaşıma kadar herkes neden yalnız olduğumu kimim,kimsem olup olmadığını, suskunluğumu meraklandı durdu,ben ise hiçbir kimseye bir şey anlatmadım…sen istiyorsun diye anlatıyorum dedi gözlerime bakarak…o an başımdan aşağıya bir kaynar kazan döküldü sanki,benim meraklandığımı nereden anladı,utanmıştım!…utandığımı fark edince tebessüm etmeye başladı ve devam etti sözlerine…
Ben bir zamanlar birini çok sevmiştim,ismi Yusuf’tu,daha on yedi yaşımdaydım,Yusuf ise yirmi yaşındaydı…birbirimizi çok seviyorduk ve evlenmek istiyorduk…ikimizde ailesi bu inzivaca razı değildi,geçmişte yaşanmış bir husumet vardı aralarında, lakin bende,Yusuf’ta birbirimize ölesiye bağlıydık…ailelerimizin olmaz diye diretmeleri bu aşkın önüne set olarak çekiliyordu,ama yaşanılan aşk o kadar büyüktü ki ne ailelerimiz nede başka bir etken bu aşkın önüne perde bile olamazdı…Yusuf’un ailesi de benim ailemde böyle bir evliliğin olması ihtimalinde bizi evlatlıktan reddedeceklerini söylüyorlardı…
Biz bütün yaşanılanlara rağmen evlendik,artık köyde kalmazdık,Yusuf’un süt annesinin yanına yerleştik,ailem yanımda değildi,bu bir hatamıydı?tartışılır!’’ ama Yusuf’la yaşamış olduğum her saniye bunun bir hata olmadığını aksine iki ailenin bir biriyle aralarındaki sorun yüzünden bu kadar temiz bir aşkı kirlettiklerini haykırıyordu yaşadıklarımız…
Yusuf askere gidinceye kadar her şey çok güzeldi,evleneli çok az bir zaman olmasına rağmen bu ayrılığa nasıl dayanacaktım…Allahtan sabır istedim…Yusuf’un bir an önce gelmesi için dua ediyordum…ayrılık gecesi, Yusuf’u yarın askere uğurlayacaktım,o geceyi hiç unutmuyorum,o gece ikimizde hiç uyumadık,Yusuf sürekli ben gelmesem beni unutma diyordu,bende hep kızıyordum ona,ne olur böyle şeylerden bahsetmeyelim diye…
O zamanlar böyle telefonlar yok,ayda bir mektubu geliyordu,hep şiir havasında aşk yazıları yazıyordu,benim okumam,yazmam olmadığı için muhtarın oğlu okuyordu,sağ olsun yazmak istediğim zamanda o yazıyordu…bir ay sonraki mektubunda Kore’ye savaşa gideceğini yazıyordu,o esnada içime bir korku düştü,aklıma gelen musibetleri hayra yormaya çalışsam da bu ateş içimi yakıyordu…bekledim bir ay mektup gelmedi,iki ay oldu bir ses yok,üç ay,bir yıl geçti hala bir haber yok…günler geçtikçe içimdeki ateş beni yakıp kül ediyordu…postacıyı her gördüğümde yolunu kesiyordum Yusuf’umdan bir haber var mı diye…içimdeki korku,sabır ve duaların eşliğinde bekliyorum,ama bir haber yok…gideli tam iki sene oldu,Yusuf’un ne yaşadığına nede öldüğüne dahil bir haber veren yoktu…muhtarın aracılığı ile her yere baş vurdum,onların dediği dua etmek ve beklemekten başka yapacağımız bir şey yok…üç yıl oldu hala bir haber yok…ölebileceği ihtimalini hiç düşünmek istemiyordum… ölmemeliydi, ölemezdi hayır ölecekse beni de öldürsün öyle ölelim…ben şimdi ne yaparım,kimlere sığınırım,hayatta tek varlığım Yusuf’um yokken hangi gün benim için aydınlık olur…
Muhtar bir gün beni yanı çağırdı,koşarak gittim yanına bir haber var mı diye…
Kore hükümeti sana aylık bağlamış bir miktarda para yollamışlar kızım,onlarda artık ümidi kesmişler Yusuf’tan,ya esir düşmüş yada ölüsü tanınmayacak hale gelmiştir diyorlar…sende bir an önce kendini toparla,ölenle ölünmez,bak daha çok gençsin…almış olduğum kötü haberin yükü ile adım bile atamıyordum,yığılıp kalmıştım olduğum yere,bir vakit kendime gelemedim…ne kolay demişti muhtar Yusuf’u unutman lazım diye…ben nasıl unuturum,nasıl kabullenirim,yokluğuna nasıl dayanırım…
içimdeki çıkmazlar,çaresizlik,umutsuzluk,huzursuzluk gün geçtikçe büyüyordu,aklıma yapabilecek mantıklı hiçbir şey gelmiyordu sadece boş,boş izliyordum Yusuf’tan arta kalan dünyayı,ne var ki Yusuf benim hayatımın tümünü oluşturuyordu ondan arta kalan ise sadece boşluk…Yusuf’un süt annesi de bu olaylardan dolayı baya yıpranmıştı,rahatsızlığı her gecen gün artmaktaydı…kalbi bir gün olanlara yenik düştü ve onu da kaybetmiş oldum…artık tamamen yalnızdım…vefattan sonra çocukları mirası paylaşmak için geldiler,bütün olanların üstüne birde evsizlik eklenmiş oldu,şimdi başımı sokacağım bir evimde kalmadı…bende ailemin yanına dönmeyi en doğru karar olarak gördüm ama onlar beni kabul etmediler…ne yapacağımı iyice şaşırmış bir duruma geldim ve hemen muhtarın yanına koştum,beraber kasabaya inip benim adıma yatırılan parayı çektim artık köyde kalmak istemiyordum,bu parayla şuan oturmuş olduğum evi satın aldım,aylığımda her ay bankaya yatıyordu,maddi olarak bir sıkıntım söz konusu değildi…
Yusuf benim için ilahi bir dokunuş,bir hediyeydi…onunla yaşamış olduğum kısa mutluluk,beraberlik beni sonsuz saadet ve huzura sevk etti…aşkı beni deryalara Ummanlara taşıdı…sır iklimlerinden teker,teker geçiyordum…ilk başlarda en çok canımı yakan Yusuf’un bir mezar taşının dahi olmamasıydı,zamanla buna da alıştım…yüreğimin,ruhumun en değerli olan köşesini onun mabet’i yaptım…en dara düştüğüm anlarda Yusuf’un hayali,güzel sureti karşıma dikiliyordu,seni hiç unutmadım,unutamam diyordu bana…
Bende o hep yanımdaymış gibi yaşıyordum,sabahları işe uğurlarcasına pencerede bekliyorum,akşam dönecekmiş gibi yolunu gözlüyorum…hiçbir zaman onun yokluğunu hissetmedim,hissedemezdim…ona ihtiyaç duyduğum her anımda varlığı ile bana kol kanat geriyordu…şimdi sorarım sana kayıpsehirler aş(ı)k ölür mü?…
Evdeki herkes ağlıyordu,Zehra nine hepimizi hayal dünyasına hüzünlenmeye götürmüştü,meraklanmış olduğum bir hayat hikayesinin yerini keşkeler aldı…neden ben böyle bir aşk bulamıyorum Zehra nine diye haykırmak geliyordu içimden…ilk başlarda mantık ve değer yargıları göz önüne alınarak başlayan aşk! ,her aşaması ile,ilahi bir dokunuşa mazhar olsa,kalbe işlense,ben kah ağlayan,kah gülen yürek güvercini olsam rengarenk,ruhum bedenden cıksa,çöllere düşse ve oradan alemi seyreylese ama ben aşık olsam tutarsızca,sınırsızca,sonsuzcasına,hani ölümü öldürürcesine,karşı dururcasına…aş(ı)k ölmez be Zehra nine,hiç ölür mü,aşık olan yanılır mı,aldanır mı,yarı yolda kalır mı,sen hiç yolda kaldın mı,aşk seni hiç yarım bıraktı mı Zehra nine…aşka nikahım kıyıldı mihri ölüm oldu,beni aşkla öldürün halaca Mansur gibi,kays(mecnun)gibi…
a.r.d

Yükleniyor ...
aşk çoğumuzu yarı yolda bıraktı….yarım kaldı,yarım kalanlara rağmen yürümeye gayret ettik,hayat dedik,o bu şu dedik,yürüdük yürüdük yürüdük…
Çok güzel ve etlileyici bir hikaye idi. Etkileyiciliği ise aşkın çok yüce ve uğruna ölebilecek kadar sevildiği yıllarda yaşanmış olması. Şimdilerde o kadar dejenere aşklar yaşanıyor ki… Üzgünüm ama böyle bir aşkı günümüzde bulmanız çok zor. Bu yüzden eskiye dair hatıraları dinlemeyi, eskiye dair yazıları okumayı seviyorum sanırım. Hiç yaşayamayacağımız duygulara ve güzelliklere taşıdığı için bizi.
Yazıyı okurken ben de anneannemi anımsadım bir an; eşini genç yaşta kaybedişinin üzerinden 40 yıl bile geçse hala gözyaşı dşkebilen sevgili anneannem. (bkz; http://nihansum.blogcu.com/sohret-in-bedeli/3976612 ) Yok yok, kalmadı böyle aşklar, klişe olsun diye değil gerçekten inanarak söylüyorum bunu.
uzun zamndır bakmıyordum aklıma geldi ve çoğunu okudum süper harika .. mükemmel ötesi sözler cümleler kelimelerr.. harikasın alicim